
EZBERCİ EĞİTİMLE GELEN ALTI SORUN!
Milyarlarca dolar akıttığız eğitim sistemi neden bir türlü istenilen verimi veremiyor. Eğitim neden eğitmiyor...
Oktay Mahşer`in sunduğu Haberci`ye konuk olan Prof. Dr. Osman Çakmak, eğitimi masaya yatırdı.
EĞİTİMDE YANLIŞLIK NEREDE?
Mevcut eğitim yapısını özetlersek nasıl bir tablo ortaya çıkar?
Öğretme ve öğretmen merkezli; öğrenciyi değil bilgiyi hedef alan yapı... Öğrenci oturduğu yerden ders dinler, kitap okur. Bizzat tecrübe ederek öğrenebilme imkânı bulamaz. Laboratuarda gözleme ve deneye bağlı bilimsel çalışma yerine şifahi ve kâğıtta kalan bilgilerle yetinir. Kendi başına düşünmeye, yorumlamaya, okuduğunu ve söyleneni anlama imkânını elde edemez. Tahsili boyunca sürekli eğitimciye bağlı konumda kalır. Öğretmenin söylediklerini ve not ettirdiklerini bir teyp gibi zihnine yerleştirmekle iktifa eder.
Öğrencilerin derslere ve okula karşı `isteksizliğini` neye bağlayabiliriz?
Ne öğreteceğimizi ne kadar iyi tespit edersek edelim, öğrenci isteksiz ve öğrenmeye karşı hevesi yoksa `öğrenme` gerçekleşmiyor, eğitim amacına ulaşmıyor. Öğrencinin zeka kapasitesinin yüksek olması bile bu sonucu etkilemiyor.
...Farkına varmadığımız ama eğitime öylesine hakim olmuş bir anlayış var ki o da insanların kendi başına bir şey öğrenemeyeceği, dolayısıyla bunun ancak `öğretme` yoluyla yapılabileceğidir. İnsan öğrenme ve düşünme makinesi gibidir. Doğasında eğitilmeye büyük bir istek ve eğilim var.
Buna rağmen eğitim öğrenci için adeta bir `işkence sürecine` dönüşmüşse temelde ciddi bir yanlışlığı, insan doğasına tamamen aykırı bir durumu gösterir.
Nedir bu fıtrata aykırı olarak devam eden?
`Bilgiyi kalıplar halinde vermek, nedenini merak etmemek, sorgulamamak, bilgiyi geriye iade etmek` tarzında, hazmedilmeyen bilginin telkini….. Kısaca `öğrenme` yerine `öğretme` nin ikamesi.
Beceriler yerine zihne yığılan bilginin hedef haline gelmesi.
Kafa boş bir kutu içine bir şeyler sıkıştırıyormuş gibi süre giden tekrara dayalı eğitim tarzı…
Öğrenci açısından eğitimin çekilmez bir yük haline gelmesi tamamen uyguladığımız `öğretme` tipi eğitimden mi kaynaklanıyor?
Mevcut yapıda, öğrenci yığınla bilgi edinebiliyor hatta bu bilgileri başkalarına aktarabiliyor. Ama düşüncedeki edilgenliği sebebiyle kendisi bilgiyi üreten özne konumuna çıkamıyor..
Sonuçta, öğrenci nazarında okullar kullanışsız bilgi yükleyen `hayat becerisi` adına bir şeyler kazandırmayan kurumlar; eğitim "anlamsız bir işkence" sürecine dönüşüyor.
Amacına ulaşamamasının yanında zararlı yan etkilerden bahsettiniz. Nedir bunlar? Amaçlanmayanlar niçin oluşuyor?
Acaba kaç kişi, sınavlarda sergilenen güvensizliğin ne demek olduğunu, ezberin çocukları ne hale getirdiğini ya da tek tip giyimin nasıl kişilik silikleşmesine yol açtığını düşünmekte ve bundan duyduğu kaygıları dile getirmektedir.
Mesela sınavların yapılış şeklini ele alalım. Sınavlarda kopya çekmeyi engellemek için `sıkı bir gözetim` altında yapmakla öğrencileri `potansiyel hırsız` muamelesine tabi tutmuş oluyoruz aslında.
Özellikle bu davranışın küçük çocuklar üzerinde kalıcı tesirleri söz konusudur. Bilgi odak haline gelince `kopya çekmek`, yaygın hale gelmektedir.
Haliz hazır eğitimle bilgi yığılan öğrenci faydasına inanmadığı ve ezberlediği malumat yığınlarını kağıtlara aktarırken, `kopyaya teşebbüs` normal bir vakıa olarak düşünecektir. Daha küçük yaşlarda `zorla yaptırılan` bu `anlamsız ve çekilmez yük` onda büyüklere karşı bir güvensizlik doğurmaktadır aslında.
Bilindiği gibi kopya çekmeye karşı uygulanan metot sıkı bir gözetimdir. Bu gözetim öğrenciler üzerinde nasıl bir sonuç oluşturmaktadır? Bunun ciddi olarak analiz edilmesi gerekir.
Özellikle ilköğretimde derhal bu uygulamaya son verilmesi gerekiyor. Çünkü gözetim yapmakla yarın devletin imkânlarını teslim ettiğimiz küçüklere aslında şunu demiş oluyorsunuz. `Sizler güvenilmez olduğunuzdan kendi başınıza bırakarak kopya yapmanıza engel oluyoruz. Aslında hepiniz birer potansiyel hırsızlarsınız. Şimdilik hırsızlık yapmanıza izin yok, ama ileride gözetim olmadığında, şeref ve haysiyetinize teslim edilecek imkânlarda hırsızlık yapabilirsiniz!`
Tüm sınavlarda uygulanan bu yöntemler, öğrenci yaşamının etkilenmeye en açık döneminde `sen güvenilmez bir kişisin` mesajıyla beyni yıkanıyor ve adeta bunu benimsiyor şuur altına kalıcı etki yapıyor.
Bu atmosferde büyüyen insanımızın ileride niçin türlü türlü yanlışlıklar yaptığının, özellikle niçin devleti soyduğunun temeline bir de bu noktadan bakalım..
Çözüm, sınavları, `gözetimsiz ve gözetmensiz` yaparak onların kopya gibi hırsızlıklara tenezzül etmeyecek onura sahip olduğu telkinini yapmaktır. Yarınlarda sizlere bu ülkenin birçok imkânını hiçbir gözetim olmaksızın, yalnızca şereflerinize güvenerek teslim edeceğimiz çocuklara şimdiden güvenilmezsiniz mesajını sürekli vererek beyinlerini yıkamaya son verelim.
İçerik tasarımcılarının en az kişilik gelişimi kadar önem verdikleri bir diğer parça, her öğrencinin ayrı bir birey olduğudur. Çocukların birbirlerinden farklı oldukları, her birinin öğrenme profillerinin farklı olduğu, derslerin bu gerçek unutulmadan işlenmesi gerektiği, muhtevanın önemli bir özelliğidir. Okulda buna önem verilir görülmektedir. Çocuklara doğrunun bu olduğu söylenir, imkanlar ölçüsünde buna uyulduğu söylenir. Ama `gizli müfredat`diyebileceğimiz davranışların ortaya koydukları tezat teşkil ettiğinden söylenilenler lafta kalmaya mahkûm olur. `Tek tip giyim` askeri düzende toplantı` `her fırsatta boy sırası` gibi uygulamalarla `teklik iyi, farklılık kötüdür, sürüden ayrılanı kurt kapar` mesajı verilir ve çok da iyi benimsenir.
...
Ama bütün bunların dışında müfredat tasarımcılarının en çok önem verdikleri olgu yaratıcılıktır. Hemen bütün içerik parçalarında yaratıcılığın önemi üzerinde durulur, çocuklara üretken olma konusunda kompozisyonlar yazdırılır.
Ancak, diğer yandan da yapılan sınavlar ve işlenen dersler boyunca, öğretilenlerin eksizsiz geri istenir. Öğrenci ne kadar aktarılanı geri verirse o kadar becerikli ve başarılı görülür. Yani başarı kriteri budur. Halbuki bu uygulama üretkenliği öldürür.
Öğrenci bu durumda `ne söyleniyorsa onu yap, icat çıkarma! ve `Sorma, düşünme, itaat et!` gibi anlayışları benimser.
Görüldüğü gibi, bakanlığın müfredatı `çağdaş olma, üretken olma, demokrat, insan haklarına ve çeşitliliğe saygı vs gibi kavramları kağıt üzerinde dile getirse de gizli müfredat hâkim haldedir ve yapacağını yapmaktadır.
O halde nasıl bir Eğitim?
Önemli olan öğrencinin konuyu kavramasıdır, anlamasıdır. Ve o bilgiyi kullanabilmesidir. Bunları sağlayacak öğrenme metotlarını kazandırmadıkça tüm çabalar boşa gidecektir. Pratik hayatta işe yaramayan bilgileri dolduran, düşünme ve muhakemeyi geliştirme yerine tıkayan ve üstelik ideal aşılamayan ve hedef göstermeyen hatta kültürel manevi değerlere makas atan bir eğitim sistemi ile oluşturduğu yığınların hazin hali ortada...
Sadece kuru bilgi yüklemekten ibaret kalan ruhsuz ve idealsiz eğitim yapısının gelişmeyi nasıl durduğunu oluşan yığınların toplumda nasıl problem teşkil ettiğini bir misal 2. Dünya harbinden sonra Japonya`da yaşanmıştı.
Amerika`ya teslim olan Japonya, anlaşma gereği kendi eğitim sistemini terk etmek zorunda kalmıştı. Amerika`nın empoze ettiği eğitim sisteminden geçen nesiller, 1960`larda iş başına gelmeye başladılar. Bununla birlikte Japonya`da kalkınma hızında düşme başladı, sükunet bozuldu, yer yer huzursuzluklar baş gösterdi.
Yapılan incelemeler, yetişen nesillerin Japonya`nın iktisadi, sosyal ve kültürel şartlarına uymayan nesiller olduğunu gösterdi.
Bunun üzerine Japon işverenleri, üniversite mezunlarının işe alınabilmeleri için`Japon` maneviyat eğitiminden geçmelerinin şart olduğu görüşünde birleştiler.
Aldıkları gençleri işe başlamadan önce bu maksatla düzenlenmiş kurslardan geçirdiler. Amerikalı Thomas P. Rohlen bu kurslara bizzat iştirak ederek bir tez yazmıştır. Bu tez dikkatle okununca, eğitimden beklenenin bilgi olmadığı anlaşılır.
Üretici ve mucit düşüncelerin, problem çözme yeteneğinin gelişmesi; sorgulayan, değişimi hedefleyen, hayret duygusunu doyum olarak seçen bir toplum yapısı nasıl oluşturulur?
Okulların en önemli iki yetersizliği nasıl deva bulur Gerçek hayatın kendisini yansıtması gerekirken eğitimi,
(1) yapay `sınıf` duvarları arasına hapsetmesi ve sonra da
(2) gerçek hayattan yalıtılmış `dersler` in içine sıkıştırmış olmasıdır .
Asıl olan, öğreticinin değil öğrencinin kontrolü altında eğitim yapılmasıdır.
Bu yapının ana teması, öğrenme hadisesinin gerçekleşmesi öğrencinin öğrenme enerjisinin harekete geçirilmesine bağlı olduğunun bilinmesidir. Asıl olan
(1) `Öğrenme enerjisinin` harekete geçmesi,
(2) öğrencinin ilgi alanına hitap edilmesi ve
(3) merakının uyandırılmasıdır.
Önemli olan bir şeyleri sorgulayabilmektir. Yani matematikte olsun, temel bilimlerde olsun, ve hatta hayattaki her etkinlikte, önemli, can alıcı soruları sorabiliyorsan, işin yarısını halledilmiş demektir. Ondan sonra da bol bol terleyeceksin. Çünkü; Bir konuyu araştırmaya başlarsın, yenilikler bulmaya çabalarsın, bunu yaparken eksikliklerini öğrenirsin. Gerçek öğrenme budur, TV seyreder gibi eğitimle neden verim alınamamaktadır?
Konuyla sen uğraşacaksın ki o bilgi beynine mal olsun. Aslında usta-çırak usulü en iyi öğrenme usullerindendir. Çırak ustanın yanında yapa yapa öğrenir. Bunun için dünyada proje temelli eğitim uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu yapıda kazanılmak istenen `bilgi, beceri, ve davranış edinme sürecidir. Ders bir hayat tarzı ve hatta hayatın kendisidir.
Öğretmen, proje öğelerinden meydana gelen `öğrenme ortamı`nın aktörü görevini yürütür. Bu yapıda öğretmen `öğrenme ortağı ve işbirlikçisi` rolündedir. Öğrenme ortamının etkinliğini sürekli denetim altında tutar. Öğretmen, öğrencilerle birlikte işlenecek dersin konularını birer proje olarak tanımlayıp, proje gruplarına tanıtır.
Dersler hayatla içe içe işlenmeye; yaşayarak, deneyerek bizzat tecrübe edilerek verilmeye çalışılır. Yaşanarak öğrenme için senaryolar kurulur ve üretilir. Bunun için bu eğitim şekline `senaryo temelli eğitim` de denir.
Eğer eğitim ezberci olmasaydı nasıl bir toplum yapısı karşımıza çıkardı?