EĞİTİM İMECEMİZ MATEMATİK KAFE'YE HOŞ GELDİNİZ...

  • Anasayfa
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/annebabaokulu
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+905327001004
  • https://www.instagram.com/matematikkafe
TRANSLATE
ÜYELİK GİRİŞİ
MATEMATİK DÜNYASI
EĞLENCELİ MATEMATİK
SİTE HARİTASI
ZİYARET BİLGİLERİ
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam85
Toplam Ziyaret1118197

EĞİTİMDE SEVGİ

06/02/2021

EĞİTİMDE SEVGİ


Doç. Dr. Hasan ÇELİKKAYA

Sevgi, eğitimin temelidir. Mayası sevgiyle yoğrulmuş eğitimler huzur kaynağını teşkil etmekte, sevgi ile yoğrulmamış eğitimler ise huzursuzluğun hatta düşmanca davranışların kaynağını oluşturabilmektedir. Günümüzden bir misal vermek gerekirse Bosna Hersek'teki Sırpların, küçük-büyük, yaşlı-genç, kadın-erkek demeden, eli silah tutanla tutmayanı bir tutarak uyguladıkları soykırımı, ister istemez onların eğitim sisteminin insan sevgisi üzerine değil, Türk ve Müslüman düşmanlığı üzerine kurulmuş olduğu kanaatini uyandırmakta ve kuvvetlendirmektedir... Diğer batı ülkelerinin de bu katliâma göz yummaları veya yeterli duyarlılığı göstermemeleri, dolaylı olarak aynı inanç ve düşüncede olduklarını göstermektedir. Yani onların eğitim sistemlerinin de Türk ve Müslüman düşmanlığı üzerine kurulmuş olduklarını göstermektedir, denilebilir.


Halbuki İslâm ve Türk Eğitimi; sevgi ile yoğrulmuş, barışçı temeller üzerine oturtulmuştur. İnancı ne olursa olsun herkesin yaratıcısı Allah olduğundan, başka bir ifadeyle neticede herkes Allah'ın kulu olduğundan, Dinimizde insan olarak herkesin ayrı bir yeri (değeri) vardır. İnsanca muâmele edilir ve hakları korunur. 

Öğretmenlik mesleği insan yetiştirme veya insan kazanma mesleği olduğundan, insan kazanmanın da ancak karşı tarafın kalbine girmekle, kalbe girmenin de ancak sevgi yoluyla olabileceğinden her öğretmende bu insan sevgisinin mutlaka bulunması gerekmektedir. Bu sevgiye mesleki bir tabirle "meslek sevgisi" veya "pedagojik sevgi" denir, öğrencinin aile, düşünce ve inanç yapısına bakılmaksızın öğrenci olduğu için sevilebilmesi olayıdır. Yani öğretmen öğrencisine; resmiyetinin üstünde bir anne gibi, baba gibi, ağabey gibi, abla gibi... yaklaşabilmesi, onun derdiyle dertlenebilmesi, yol göstermesi, yani ona rehberlik edebilmesi, âdetâ ona mânevi doktorluk yapabilmesi, maddî ve mânevi her türlü yardımda bulunmayı amaç edinebilmesi ve uygulayabilmesi olayıdır.

Başka bir ifade ile öğrencisinin zihnini 
doyurabildiği kadar ruhunu da doyurabilmesi olayıdır. Çünkü öğrencinin, bilgi kadar öğretmeni tarafından şahsiyetine saygı gösterilmesine, güvenilmesine ve sevilmesine de ihtiyacı vardır. Bu açıdan da doyuma ulaştığı zaman öğrenci huzur bulur. Gerçek eğitim de zaten budur. Yani öğrencinin maddî ve mânevi yönden doyurulması ve yönlendirilmesi, yetiştirilmesi olayıdır. Bu da ancak ve ancak pedagojik sevgi ile gerçekleşebilir. Dolayısıyla eğitimde başarının temeli sevgidir. Ancak böyle öğretmenler öğrencide iz bırakabilirler; ömür boyu ve hatta ebedî olarak hayırla andırlar.

Bu açıdan 
şöyle bir genelleme yapmayı da uygun bulmaktayım. Biz bugün öğretmen kadrosuna atanmış her öğretmene eğitimci diyoruz. Kadro ve statü yönünden doğrudur. Ama konuya bir de ilmi yönden yaklaştığımızda arada ince bir farkın bulunduğunu da unutmamamız gerekmektedir. Yukarıdaki cümlelerden de anlaşılacağı üzere diyebiliriz ki "Her eğitimci aynı zamanda bir öğretmendir ama her öğretmen aynı zamanda bir eğitimci değildir."

Yani öğretmen genellikle ders veren, öğrenciye bilgi aktaran, beceri kazandıran kişidir. Başka bir ifade ile genellikle öğrencinin zihnine hitap eden kişidir. Eğitimci ise öğrencide iz bırakandır.Bu da yalnız öğrencinin zihnî açlığını doyurmakla değil, aynı zamanda ruhunu da doyurmakla elde edilebilir. Bu bakımdan her öğretmen eğitimciliğe terfi edemez ve edememektedir, diyebiliriz. Meslektaşlarımızda bazan mesleği ile ilgili bu temel vasfı göremedikçe kendi kendimize: "Eğitimcilerin de eğitime ihtiyacı var..." demekten kendimizi alamıyoruz. Dolayısıyla arzumuz, her öğretmenin aynı zamanda birer eğitimci olabilmesidir.

Olayı ders boyutuna çekersek: klasik veya alışılmış şekliyle öğrencinin derse çalışması 
veya çalıştırılması genellikle anne-baba, öğretmen veya sınıfta kalma, okuldan atılma... gibi dış faktörlerle gerçekleştirilmektedir. Bu baskılar kaldırıldığında öğrencinin çalışması ve başarısında da azalma olduğu gözle görülebilen günlük gerçekler arasındadır. Halbuki olaya bir de pedagojik yönden yaklaşıldığında görülecektir ki, öğrenciyi öğrenmeye esas motive edenin, dolayısıyla başarıya ulaştıran temel faktörün iç faktör (sevgi faktörü) olduğu anlaşılacaktır. "Sevilen öğretmenin dersi de sevilir; sevilmeyen öğretmenin dersi de sevilmez..." tespiti, çok yaygın, bilinen bir gerçektir, özellikle duygusal hayatını yaşayan ortaöğretim öğrencisi için bu hususun daha geçerli olabileceğini kabul edebiliriz.

Fakat şurası psikolojik bir gerçektir ki, insanın her yaşta sevilmeye ihtiyacı vardır ve sevgi gösterene karşı da, ister istemez, içinde o da sevgi beslemeye, yakın ilgi duymaya başlar. Dolayısıyla eğitimin hangi kademesinde olursa olsun her öğrencinin de buna ihtiyacı vardır, öğretmenin öğrencisine göstereceği ilgi ve iyi niyet (sevgi), güneşin karı erittiği' gibi hem açık veya gizli aradaki öğretmen-öğrenci gerginliklerini giderir, hem de öğrenciyi öğretmenine psikolojik yönden daha da yaklaştırarak, onun kalbinin fethedilmesine sebep olur. Yani öğretmen-öğrenci uyumunu sağlar. Ayrıca onu öğretmenlik mesleğine de özendirir. Bir kimseye ismiyle hitap etmek, ona ilgiyi (sevgiyi) gösterdiğinden, bir öğretmen de ne yapıp öğrencilerin isimlerini de öğrenmeye azmetmelidir. Öğrencisinin hiç ummadığı bir zamanda öğretmen, öğrencisine "kızım Fatma, oğlum Mehmet..." gibi isimleriyle çağırdığında öğrencideki sevinç dolu şaşkınlığı her zaman görmek mümkündür. Ve öğrenci, böyle bir öğretmenine, duygusal da olsa hem daha fazla saygı duymaya başlar hem de böyle bir hocanın karşısında mahcup duruma düşmemek için, belki daha önce ihmal ettiği bu hocanın derslerine daha fazla ve gönülden çalışmaya başlar. Hatta hâlâ çalışmakta bulunduğum Fakültede de bir meslek arkadaşımızın başından geçen iki önemli olay bu konuyu daha da pekiştirir niteliktedir. Şöyle ki:

Meslektaşımız, fakülte'nin bir bölümünde yıl sonu sınavında, ders yılı içerisinde 80-90 puanlık bir durum arz eden bir öğrencinin kağıdının on, yirmi puanlık gibi boş olduğunu görünce ilk anda şaşıryor ve bir anlam veremiyor. Sonra sınav kağıdının son köşe ucunda bir nota gözü ilişiyor. İmtihan kağıtlan resmî bir evrak olup özel bir not yazılmaz ama öğrenci böyle bir özel not yazma ihtiyacı duymuş ve diyor ki:

"Hocam; sizin gibi bir hocaya böyle bir boş kağıt vermekten son derece utanıyorum. Ailevî bir mâzeretim dolayısıyla böyle oldu... Çok özür diliyorum. İnşallah bütünleme sınavında beklediğiniz bir öğrenci olacağım..."

Gerçekten de öğrenci bütünleme sınavında doksan puan alarak sözlerindeki doğruluğu ispat ediyor. Burada öğrencinin notundaki "sizin gibi" ifadesi konumuz açısından büyük önem taşımaktadır. Bu ifade, öğretmenin öğrencisi tarafından sevildiğini (sayıldığım) gösterdiği gibi öğrenciyi çalışmaya ve başarıya sevk eden esas âmilin (etkenin), öğretmenden korkması olayı değil, aksine onu içten sevmesi olayı olduğunu teyid etmektedir.

İkincisi de yine aynı meslektaşımızın başka bir bölümdeki öğrenciyle arasında geçen olaydır: öğrenci, zaman zaman dersten sonra hocasının peşini bırakmıyor ve koridorda
Hocam; ne olur, acaba ben de sizin gibi sevilen bir öğretmen olabilir miyim?." şeklinde soru ve cevap ricasında bulunuyor. Hoca, bir-iki defa konuyu pek ciddiye almayan cevaplarla geçiştiriyor. Fakat daha sonra öğrencinin bu soru ve isteklerinde samimi olduğunu öğrenince diyor ki: "Olabilirsin evlâdım, niye olmayasın.. Arkadaşlarımız arasındaki yani sınıftaki durumumu benden ziyade elbette sen daha bilirsin. Eğer dediğin gibi gerçekten ben sınıfınızca sevilen ve sayılan, örnek alınan bir öğretmen durumunda isem (ki bu ifadelere daha önceki öğrencilerimde de rastladığım için bu görüşünüze ben de katılıyorum) bunun sırrı sadece sizlere bilgi aktarmam ve beceri kazandırmam olayı değildir. Bu bilgi ve beceri kazandırma işini her öğretmen yapıyor. Ayrıca elinizde ders kitapları da var. Orada bu bilgiler var. Beni size sevdiren bunlar değildir. Bunlar yani yalnız bilgi aktarma işi bir zihin açlığını gidermedir veya kuru ekmek yemeye benzer. Boğazdan kolay geçmez. Ben ise ruhunuza hitap ediyor, sizin manevî açlığınızı da gidermeye çalışıyorum. Size yalnız bilgi ile değil aynı zamanda sevgi ile yaklaşıyor, ruhunuzu da doyuruyorum. Böylece kuru ekmeğin üzerine bir tereyağı veya bal sürüyorum. Böylece bir dilim ekmeği bu sefer da yutmak istiyorsunuz. İşin sırrı budur..." demiş.

Böylece meslektaşımız, eğitimcinin temel vasıflarından birinin bilgi ise, diğerinin de sevgi ve şefkat (inanç ve fazilet) olduğunu dile getirerek öğrencisini aydınlatmıştır.

Bu olay da kezâ eğitimde sevgi faktörünün rolünü ve önemini göstermesi bakımından dikkat çekici bir örneği oluşturmaktadır. Her iki örnek de meslektaşımızın öğrencisinde iz bıraktığını ve böylece gerçek eğitimcilik vasfına ulaşabildiğini göstermektedir, diyebiliriz.

Doç. Dr. Hasan ÇELİKKAYA

47 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın