• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/istanbulmatematikkafe/
  • https://twitter.com/MatematikKafe
Translate
Üyelik Girişi

Murat Tekineş

Murat Tekineş
destek@iyotkokusu.com
Koşan Eğitimden Emekleyen Eğitime-5
30/01/2018


Bir milletvekili koltuğunun altına aldığı ‘’Köy Enstitüleri Dergisi’’ ni gösterip bunları okuyun diye bağırmış ve derginin 4.sayısında çıkan, Yüksek Köy Enstitüsü öğrencisi Cesarettin Ateş’in ‘’Yeter’’ isimli şiirini okumuş ve koca meclisi ayağa kaldırmıştı?

Her sabah yol aldın türkü dilinde,
Tırpan omuzunda orak belinde.
Ektin biçtin nasır kaldı elinde,
Yeter eller için ektiğin yeter.
Yeter beyim paşam dediğin yeter…

İşte, onlara göre köylü daha okul sıralarında böyle şiirler yazıyorsa vatan elden gidiyordu? Yani her yer de yapılan sağ-sol kavgası sonunda Enstitüleri de vurmaya başlamıştı? Bu yola girilmişti artık, kaçış yoktu…

21 Temmuz 1946’da seçimler yapılmıştı. Türkiye’de ilk kez çok partili seçim denenmişti. Eğitim karşıtı görüşler artık mecliste daha gür bir şekilde dillendirilecekti ve öyle de oldu… Seçimlerden sonra partide yaprak dökümü başlamıştı. İlk değişen başbakan oldu. Saracoğlu gitmiş, Recep Peker başbakan olmuştu. Sağ eğilimli olan Peker, Hasan A.Yücel’in yerine, Köy Enstitülerine baştan beri karşı olan Reşat Şemsettin Sirer’i getirdi. Bu adam Tonguç ve Yücel’e karşı hep önyargılıydı. Sanki gizli bir el Türk Köylüsünün eğitim şansını elinden almak için onu işin başına getirmişti. Tonguç, hükümet programı daha mecliste okunurken anlamıştı, eğitimde yıkımın başlayacağını…

Yücel’den sonra Tonguç’ta görevden alınmış ve kızağa çekilmişti. (21 Eylül 1946) İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne Yunus Kazım Köni getirilmişti. Enstitülerde kıyım ve budama işi başlamıştı. Tonguç İnönü’nün sanki geleceği gördüğünü düşünüyordu. Çünkü İnönü, Enstitü sayısını 40’ hatta 60’a çıkarmalarını ve kız öğrenci sayısının da artırılmasını istemişti onlardan, sonra fırsat bulamayabilirsiniz demişti. Ama onlar niteliği bozar, maddi sıkıntı çekilir kaygısıyla bunu yapmadıklarına yanıyorlardı şimdi…

Temelden kurulan ve çatıya doğru yapılanmaya başlayan köy enstitülerinin şimdi çatı ve kiremitlerden temele doğru yıkımına başlanmıştı. Bu çok acı bir gerçektir. Hakikaten bu işler doğru adam işi, zihniyet işi, neden mi? Bakın yapılanlara CHP’nin tek parti hükümetinde kurduğun enstitüleri, çok partiye yani amiyane tabiriyle diktatörlükten demokrasiye geçmişken yine CHP’nin iktidarında ama parti içindeki sağcı, gerici ve çıkarcı zihniyetlerin yönetime gelmesiyle yıkıyorsun, işte işin acı olan tarafı bu…

Çok partili rejim ülkede karışıklık yaratmıştı. Enstitü öğretmen ve öğrencilerinden bile DP’yi daha demokrat görüp oy verenler olmuştu. Ama yanıldıklarını anlamaları gecikmedi. Çünkü yangın kapılarına düşmüştü. Kale içerden çökertilirmiş misali, Tonguç ve Yücel’e kin besleyen eski kızılçullu Enstitü müdürü Emin Soysal, Maraş bağımsız milletvekili olarak meclise girmiş ve önceden de tanıştığı bakanla iyi bir ikili oluşturmuşlardı. 1947 Bütçe görüşmeleri onlar için bulunmaz bir ortamdı. Hiç durmadılar ve başladılar belden aşağıya vurmaya bu eğitim katili ikili… Emin soysal bakan Sirer’e dinsizliğin, ahlaksızlığın ve solculuğun kol gezdiği bu Köy Enstitülerinin ne zaman kapatılacağını soruyordu? Esas ahlaksızlık olan buydu işte. Kendi yandaşı milletvekilleri tarafından da uyarılmıştı, kişilik haklarına saldırmaması konusunda… İşte! Bakan sirer’in istediği meclis ortamı böylelikle yaratılmış oluyordu?

Yıkımı her yönden farklı şekillerde yapıyorlardı. Bunlardan birisi de, Köy enstitüsü çıkışlı özellikle de Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin hepsini askere almak oldu ve çoğu subay adayı olarak gittiği yerlerden çavuş çıkarılıp, sakıncalı olarak hep izlendiler. Oysa daha bir yıl önce devletin büyük işler yüklemeyi düşündüğü gençlerdi bu sakıncalı görülenler? 1947’de çıkarılan iki yasa 5117 ve 5129 sayılı yasalarla öğretmene verilecek toprak yerini ücret zammına bırakıyordu? Ayrıca 4274 sayılı yasanın okul yapımında köylüyü bağladığı imece zorunluluğu kaldırılmış ve öğrenci devamsızlığı konusundaki sorumluluk ta, ana babalardan kaldırılmıştı. Özelliklede kız çocuklarının devam zorunluluğu kaldırılmıştı?

Sirer’in bakanlığı iki yıl bile sürmemiş ve görevden alınmıştı. Yerine Tahsin Banguoğlu getirilmişti. Sirer, başbakan Hasan Saka hükümetinde yer bulamamıştı ama o zamana kadar da yapacağını yapmıştı. Banguoğlu’nun da ondan aşağı kalır yanı yoktu. O da ilk iş olarak Enstitüye öğrenci alımını azaltmak oldu. Çünkü köylerde üretici eğitimden vazgeçilmiş ve dolayısıyla da o kadar öğretmenin maaşını ödemek kolay olmuyordu. Köy okulu yapımı da durdurulmuş… Bu arada Tonguç için soruşturma açmayı da unutmamışlar, gerekçe mi? Şöyle ki; devlet malını kötüye kullanmak? ?, ?, ?, ?, ?, ?, ? Vb. gibi çocukça ve anlamsız suçlamalar…

29 Nisan 1947’de Köy Enstitüleri için yeni bir yönetmelik hazırlanmış, buna göre öğrencilerin yönetime katılması, yetki ve sorumluluk alması sona erdirilmişti. 9 Mayıs 1947 genelgesiyle de kız ve erkek öğrencilerin kaldığı yerleri ayırdılar. Daha sonraki 20 Mayıs 1947 genelgesiyle de okumaktan ne kadar korktuklarını göstermiş oldular? Nedir bu; serbest okuma saatleri ve okuma işleri kısıtlandı, ‘’öğrencilerin düzeyine uygun değil ’’ şeklindeki açıklamayla, klasiklerin okunmasına kısıtlama getirdiler? Yücel döneminde enstitülere gönderilen kitaplar, yeni bakanlıktan gönderilen listelere göre yırtılıp yok ediliyordu? 1948’de Enstitü öğretim programı değiştirildi ve Köyle kent programları arasında artık ayrım kalmamıştı. Tonguç’un iş eğitimi ilke ve yöntemleri uygulamadan resmen kalkmış oldu…

İlk eğitim şura’sından bu yana tutucu bir tavır içinde olanlar, köyde eğitimle ilgili sağlıklı örgütlenmeyi, bir bir yok ediyorlardı. Ama Kemalizm’in eğitim sistemini yıktıklarının da pekala farkındaydılar? Tonguç, 2 Nisan 1949’da Atatürk Lisesi resim öğretmenliğine atanmış, daha sonra Banguoğlu onu buradan Kayseri Lisesine gönderecekken 1950 seçimleriyle atama durmuş. Tüm bu yapılanlar aslında şunu gösteriyordu: CHP için komünizm kadar, ırkçılık kadar önemli bir sorun kendi içinde vardı. Kurtuluş savaşından beri Atatürk’e karşı olan, ama sinmiş bir görüşün temsilcileri onun yokluğunda kendini göstermeye başlamıştı. Savaş ekonomisiyle iyice zenginleşmişlerdi. Bunlar, Anadolu eşrafı ve toprak ağalarının çıkarlarıyla bütünleşen bir görüşün temsilcileriydi…

Eğitim celladı bu bir grup CHP’nin içinden ayrılarak Celal Bayar başkanlığında DP’yi kurmuşlardı. Bu yeni sağ partiler ve CHP’nin içine çöreklenmiş, tutucu ve Kemalizm karşıtı sağ kesim temsilcilerince, köylünün uyanıp aydınlanması, komünizm sayılıyordu ve halka da böyle anlatılıyordu? Onlar seçkinci eğitim yanlılarıydı? Demokrattılar? En önemlisi herkes eğitim görürse işleri kim yapacaktı?

Atatürk belki de çok partili rejimi de içine alan bu demokrasiye geçişi, erken bulduğu için geciktirmiş olamaz mı? Ama bu demokrasiyi besleyecek olan ilerici hareketler ve halk eğitim kurumlarının kıyımını gerçekleştiren bu çıkarcı sahte demokratlara, erken (halkın tamamının eğitimi ve sanayileşme tamamlanmadan) yol vermekle, İnönü tarihi bir olayın günah ve de sevabını yüklenmiş oluyordu. Osmanlı din düzeninin etkilerinden ve feodal alışkanlıklarından tam kurtulamamış bir topluma, hele de kendi aydınlarının kurduğu, demokratik bir eğitim sistemine henüz geçmişken, böylesi sahte demokrasi ile geldikten sonra: halkın eğitimi, köylünün eğitimi adına yapılan ve de kazandırılanların hepsini, solculuk, komünistlik deyip yıkarak, yakarak; yerine eski din temelli, klasik ezber metotlu eğitimi getirmek çok büyük bir hainliktir. Ağır vebal içerir… 

1950’de iktidar olan DP’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’de, diğer bakanları ( Sirer ve Banguoğlu’nu) aratmamış. Hemen bakanlıkta büyük bir toplantı yapmış ve bu toplantıda ilk olarak kız öğrencilerin ayrı bir öğretmen okulunda toplanması kararını aldırmış. 21 Köy Enstitüsündeki kızların hepsi Trabzon Beşikdüzü ve İzmir Kızılçullu’ya gönderilmiş. Bu kararla aslında kızlarını kendi bölgelerindeki Enstitüye bile göndermeye zor ikna olan ana babalar, şimdi başka illere eğitim için de olsa göndermeyi göze alamıyorlardı. Bu da bizim bağnaz cepçilerin işine geliyordu. Çünkü bu kararla köy kızlarının eğitimine büyük darbe indirilmiş oluyordu. Ve Tevfik İleri 1952’de asıl darbeyi indirdi Tonguç’un isim babası olduğu eğitim yuvalarına; Adı değiştirilerek ‘’köy’’ ve ‘’Enstitü’’ sözcükleri kaldırılmış ve bu şura’da her şeyiyle sona erdirilmiş oldu. Tonguç bunu duyduğunda içi kanarcasına acı çektiğini söylemişti yakın dava arkadaşlarına…

Artık imece ile okul yapma zorunluluğunuz kalmadı. Parası olunca devlet yapacak demişlerdi köylüye ve böylece onların oylarını aldılar. Yani 1950 den sonra ‘’Marshall Yardımı’’ nın gelmesiyle Köy Enstitülerinden cayılmasını kimse kolay açıklayamaz. Hele de bunları kapattıktan sonra yerine imam-hatip okulları ve kuran kursları açıp halkı da bunlara özendirmeyi hiç açıklayamazdı. Aynı yıl (1955) Seçkinler için yabancı dilde resmi kolejler açmışlar. Ama halk çocuklarına, Enstitülerden boşalan çocuklara, imam-hatipleri uygun görmüşlerdi. Bugün de İyi ve kaliteli eğitim veren okulların, proje okul diyerek, herkes eşit eğitim görecek diyerek, öğretmenlerinin başka okullara atanması ve imam-hatiplerin tıpkı o yıllardaki gibi sayısının gerekenden fazla artırılması akıllara soru işaretleri getirmiyor da değil hani?.. 


1960 öncesi dönemde Enstitü çıkışlılara ve bu kurumlarda çalışanlara baskılar yapılıyor, birkaçının bir araya gelmesi bile tehlikeli görülüp izleniyorlardı. Başka okulların öğrenci ve öğretmenleri pilav günlerinde, öğretmenleriyle not alışverişlerini, ilginç disiplin olaylarını, şakalaşmalarını, kaçamaklarını vb. olayları anlatırlarken, Köy Enstitülü öğretmen ve öğrenciler kuruluş günleri olan 17 Nisan’lar da toplandıklarında; küçük yaşlarda öğretmen ve yöneticilerle yüklendikleri sorumluluklar, büyük işleri nasıl başardıkları, sonrada o güzel eğitim sisteminin niçin ve nasıl yıkıldığını, kıyım dönemlerinde başlarına gelenleri, buruk bir biçimde konuşup anarlardı… Ne acı bir durum ama değil mi?

Tüm yapılan baskılara karşın, Enstitülü öğretmenlerin öncülüğünde bazı yerlerde (Göller Bölgesi, Ege Bölgesi vb.) köy öğretmen dernekleri kurulmuş. Enstitü çıkışlı öğretmenler, tüm ülkedeki öğretmen dernekleri içinde örgütlenerek, aktif görev alarak Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu içinde de büyük çoğunluk olmuşlar. Seçimi de kazanıp yönetime bile gelmişler. Federasyon, eğitimi ülke sorunlarının bir parçası olarak görmüş ve büyük mücadelelerle siyasi iktidarı uyarmış ve çözümler önermiş. Hatta 1963’te Ankara’da ki ‘’ Büyük Eğitim Mitingi’’ ile örgütlenme ve hak aramada büyük aşama kaydetmişler. Ancak dernekleşen öğretmenler, yine o köy sizin bu ilçe bizim düsturu ile sürülmeye başlamışlar? Ama azimle giriştikleri bu eğitim uğraşından baskılar bile onları yıldıramamış ve yayın yoluyla bile olsa üyelerine ulaşarak, meslek kesiminde önemli etkiler yaratmışlar. ( Birlik Dergisi, Öğretmenler Gazetesi vb. gibi Milli Öğretmen Federasyonu yayınları vasıtasıyla)…

Bu örgütlenmenin peşine, başını yine Köy Enstitüsü çıkışlıların çektiği bir grup, dernekçilikle yetinmeyip kitleyi daha etkin duruma geçirme amacıyla, Enstitülü yazar Fakir Baykurt’un başkanlığında 5 Temmuz 1965’te (TÖS) ü Türkiye Öğretmenler Sendikasını kurmuştur. Sonradan Öğretmen Federasyonunu da bünyesine katarak, kalabalık üye sayısı ile büyük işlere ve sorunların çözümlerine imza atmıştır TÖS. Bunlardan en önemlisi (4-8 Eylül 1968)’de toplanan (DEŞ) Devrimci Eğitim Şura’sıdır. Çünkü 8 yıl üzerine yapılan ilk eğitim şura’sıdır. DEŞ’te Köy Enstitüleri bilimsel olarak incelenmiş, yerli sistemimiz olan bu sistemin ipuçlarıyla günümüzde, cahilliğin ve teknik yetersizliğin giderilmesi alanında yararlanılması ve öğretmen yetiştirmenin sorunları ve öneriler gündeme getirilmiş. Ve TÖS daha büyük bir eylemi olan 15 Aralık 1969’da başlayan 4 günlük uyarı boykotunu yapmıştı. Eğitim sorunları çoğalmış, meslek sorunları diz boyu olmuş ve ülkede kargaşa alıp başını gidiyorken yapılmıştı hem de bu boykot. TÖS bir meslek kuruluşu olarak böyle bir demokratik davranışı yapabilecek güçteydi. Toplumdan da büyük onay gördü. Gelişmeler dudak uçuklatan cinstendi. Şehirlerde kentli öğretmenler de Tonguç’un öğrencisi gibi davranıyorlardı. Kadıköy’ün 40 yıllık öğretmenleri bile TÖS’lü olmuşlardı. Gelişmelerde Enstitülü öğretmenlerin payı tabi ki çok büyüktü. Baskılara rağmen verdikleri mesajlar alınmış mıdır, alınmamış mıdır? Bilinmez?

Utanılacak işleri yapanlar bir gün utanacak duruma düşerler. Yurt dışından da izlenen Köy Enstitüleri sistemi hakkında görüş ve bilgi istendiğinde ya da toplantılara gittiklerinde ki, genelde ya kapatanlar ya da yerlerine yeni gelenler giderlerdi bu toplantılara, biz onları beğenmedik, oralardan komünist yetişiyor diye kapattık diyememişler ve yabancılara karşı güç durumda kalmışlardır. Ne Trajikomik bir sahne değil mi?

Bir gün Hak vaki olup ölüm kapıyı çalmıştı. Ve eğitimin o koca çınarı, cehaletin en korktuğu ve düşmanı bellediği, parasızların da okuyabilmesi için gecesini gündüzüne katan, o halk eğitimi sevdalısı, o en büyük Ülküleri, 23 Haziran 1960’ta hayata veda etmişti. Ankara Hacı Bayram camisinin avlusu o mahşeri kalabalığı almakta zorlanmıştı. Tüm köylerin yas’lı insanları, öğrencileri ve dava arkadaşları oradaydılar. İsmet İnönü de oradaydı. Türk Bayrağına sarılı tabutun içinde yatan İsmail Hakkı Tonguç’la 1946 eğitim yıkımından sonra ilk kez bir araya geliyorlardı. Onun verdiği sayı ve umutlu sözlerle halka ve partiye müjdeler vermiş ve 10 yıl sonra bu iş bitecek, cahil kimse kalmayacak demişti. Ama Tonguç’u ve Enstitülerini harcatmamaya gücü yetmemişti ve bunun üzüntüsünü yaşıyordu şimdi İnönü... Bize de Allah gani gani rahmet eylesin demek düşer. Nur içinde yatsın…

Enstitü davasının büyük politikacısı, Hasan Ali Yücel’de derin üzüntülerle ayrıldığı cenazeden eve döndüğünde kalemini duygularının akışına bırakarak ‘’Çileli Tonguç’’ yazısını yazmıştır. Yazısında yaşamının son 14 yılında ona yapılan haksızlıklardan, yalanlar, iftiralar ve insafsızca suçlamalar karşısında şikayet bilmeyen yüce gönlünün çektiği acılardan bahsetmiş ve ‘’sıra sıra gelip geçmiş Milli Eğitim Bakanları unutulup gidecek; ama Tonguç kalacaktır.’’ Diyerek sözlerini bitirmiştir.

Hatta bir keresinde Tonguç, Enstitü Tarım öğretmeni İzzet Palamar’a hediye ettiği İtalyancadan çeviri, İgnazio Silone’nin ‘’ Fontamara’’ isimli kitabı konu edilerek suçlanıp, Danıştay’a başvurmak zorunda bırakılışının Tonguç’u ne çok üzdüğünü de yazmıştı. Yücel bunu hiç unutamıyordu. Neyse ki, içinde hükümet karşıtı ihtilalci düşünceler olduğu öne sürülen bu kitabın, faşizm döneminde İtalyan köylüsünün yönetimden çektiklerini anlatan bir roman olduğunu gören Danıştay,’’ konunun cezalandırmayı gerektiren bir yönü olmadığına oy birliğiyle ’’ karar vermişti (30 Eylül 1950). Ama Tevfik İleri şahsi kininden dolayı onu gene de 1954’e kadar bakanlık emrinde tutmuştu?…

İşte eğitim böyle bir şeydir. Eğitmeyi ya da eğitilmeyi, ya istersiniz ya da istemezsiniz. Bu kadar basittir. 1936 yılında İsmail Hakkı Tonguç’un kurduğu eğitmen kursları ile tüm halk tarafından görülmeye başlanan, ‘’imece tabanlı Köy Enstitülerinde halk eğitimi rüyası’’, 1946 yılına kadar sağlıklı ve kaliteli olarak sürmüş ve ondan sonra devreye eğitim cellâtlarının girmesiyle bu güzel rüya kâbusa dönüşmüştür. Bunca yapılandan sonra Köy Enstitüleri eğitim sistemi için ‘’ Yarım kalan bir eğitim rüyasıdır.’’ Demekten başka güzel bir söz bulamamanın üzüntüsü içindeyim…

Kısa da olsa bu eğitim rüyasını görebilmemizi sağlayan; Eğitimdeki fırsat eşitliği fikriyatından dolayı Ulu Önder Atatürk’e, Parasız eğitim, köylü halkın eğitimi ve Köy Enstitüleri idealinden dolayı İsmail H.Tonguç’a, Dönemin Başbakan ve Cumhurbaşkanlığını da yapmış olan İsmet İnönü, yine dönemin Bakanları Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel’e, ve tüm bu dava için çıkarılan yasalara destek veren bütün Milletvekillerine ve de en önemlisi bu işe gönüllü talip olan Türk köylüsü ve halkına, en derin saygı ve şükranlarımı sunarım…

Düşünceler ve sonuç:

Bir husus dikkatimi çekmiştir hep. Nedir biliyor musunuz? Bir yerde eğitmek, eğitilmek, okumak, aydınlanmak, el ele verme, imece, sosyal ve kültürel paylaşım, emek vb gibi kelimeler ve söylemler varsa işte orada komünizm vardır? Orada solculuk vardır? Orada düzene başkaldırı ve kavga vardır? Diye söylenir ve korkutulur insanlar! Niye yapılır bu biliyor musunuz? Çünkü eğitimin olduğu yerde aşırı kadercilik yoktur. Gerçek hak ediş ve vicdan rahatlığı vardır! Çünkü eğitimin olduğu yerde karanlıkta pazarlık yoktur. Aydınlanmış köylünün kurduğu kooperatifler vardır! Çünkü eğitimin olduğu yerde kadının sadece bedensel yaratıcılığından değil de, zihin yaratıcılığından da faydalanmak vardır! Ama sağcılık ve aşırı muhafazakârlık diye tabir edilen sistemde ise eğitim ne hikmetse hep ezber yoluyla kuytulara zulalara çekilerek bireyci yöntemlerle yapılır? Çünkü feodal düzen denilen, toprak ağalarının işine gelmez aydınlanma ve öğrenerek eğitim; çünkü eğitim ne kadar yüzeysel yapılırsa toprak o kadar derin kazılır!..

İşte bu Köy Enstitüleri, feodaliteye kurban verilip kapatılmasalardı; bugün belki de ay’da veya mars’ta evrensel imece ile göktaşı topluyor, yıldızlardan enerji santrali kuruyor olacaktık? Niye olamaz mı? Elin Amerikalısı uzayda maymunlar gezegeni kuruyor, maymunları eğitip konuşturuyor ve bir de onları mühendis, doktor filan yapıyor da, bizimki mi ütopya oluyor? Olur kardeşim olur. Ne demiş eskiler; ‘’azimle sıçan derviş mermeri bile delermiş.’’ 

Bu köy enstitüleri öyle böyle kurumlar değildi. O kadar teknik ve uygulamalı bir programla çalışıyorlardı ki; çalışıyorlar demek daha doğrudur, çünkü öğrenciler eğitimi iş yaparken görüyorlar, işi de eğitimle öğreniyorlardı. Eğer kapatılmasalardı bölgelerinin ve kesimlerinin kültür merkezi olan bu eğitim fabrikaları, kendi üretim programını daha da geliştirecek ve ilkokulundan yüksek öğrenime kadar bölgesinin her kademedeki eğitim sorununu çözecek bir sonuca ulaşmış olacaklardı…

Ve yine bu uygulama sürseydi eğer, halkın yüzde yüzü bilinçlendirici bir eğitimden geçmiş olacağı için yeni köylü liderler, politikacılar ve yöneticiler işin içine girecekler, yeni partileri ve demokrasiyi halk kuracak, İnönü ve partisini belki geride bile bırakacaklardı. Ama Topkapı ve Uşak’taki gibi yolunu kesip başına taş atmayacaklar, aksine demokrasi sizin eserinizdir, bize yer açın diyeceklerdi…

Kapanmasalardı belki bölgelerde birer eğitim ve kültür merkezi olarak üniversiteye dönüşecekler, her bölge kendi sorununu ekonomik, siyasal ve kültürel olarak çoktan çözümlemiş olacak, ülke bu Enstitüler vasıtasıyla imece çılgınlığına kapılacak ve bu imece virüsüyle bulaşacak olan, bölgeler arasındaki yardımlaşma ve bayındırlaşma yarışları sayesinde ülkemizin bambaşka bir olimpik yüzü olacaktı!

Yine bu kurumlar sürseydi eğer; tüm ülkenin insanları, eli kafası birlikte çalışan, teknik, makineye bakmasını ve kullanmasını bilen, güzel sanatlardan anlayan, öngörülü, sağduyulu ve sağlıklı bir eğitimden geçmiş yurttaşlar olacaklardı. Böylesi bir eğitim görmüş toplumda, depremlerde tüm yapılar yıkılmayacak, trafik kazaları oldukça azalacak, fabrikalarda çürük mal üretilmeyecek. Yeşilin ve ormanların kökü kazınmayacaktı?

Ya tiyatro oyunlarına ve özellikle o yıllarda Enstitülerde oynanan oyunlara ne demeli? Hasanoğlan açık hava tiyatrosunda revaçta olan oyunlara bir bakın;

Moliere-Zoraki Takip
Moliere-Kibarlık Budalası
Sophokles-Kral Oidipus
Gogol-Müfettiş
Shakespeare-Bir yaz dönümü gece rüyası vb. gibi

Köy Enstitülerindeki bu tiyatro etkinliklerinin ve Yüksek Köy Enstitüsünde okutulan temsil derslerinin amacı; Tiyatro oyuncusu yetiştirmek değildi herhalde, diğer etkinliklerle birlikte verildiğinde köyün ve köylünün üretiminden, sağlığından (özellikle ruh sağlığı), eğitimine kadar tüm alanlarda ona rehber olacak ve yaşamına da çağdaş bir nitelik katacak yeni bir öğretmen modeli yaratılacaktı belki de kapatılmasalardı?..

Ulusal oyunlar ve Folklor eşliğinde yapılan sabah jimnastiklerine ve bunların yöresel çeşitliliğinin bölgeden bölgeye gidip gelişine ve de kültürel kazanımların imece yoluyla artırılmasına, bu şekilde yetişecek ustaların, teknisyenlerin, öğretmenlerin, sağlıkçıların, balıkçıların, arıcı, örgücü, yapıcı, tavukçu, motorcuların vb. gibilerin ülke ekonomisine ve gelişimine katacakları zenginliğe zaten hiç değinmek istemiyorum?

Belki de Avrupa ve bize 50’li yıllarda Marshall yardımı diye eski traktörlerini, tarım makinelerini ve eski model arabalarını hibe veren ve ilkokullarımıza süt tozu dağıtan Amerika bile bugün bizden tarım ve köylerin eğitimi için devlete fazla mali yük getirmeyen eğitim ithal ediyor olacaklardı. Tıpkı görevden alındıktan sonra Tonguç’u, tavsiye üzerine bulup ondan köy eğitimi ve teknik tarım eğitimi üzerine görüş ve yardımını isteyen Hindistan eğitim bakanının Ankara’ya gelmesi gibi?…

Hala daha Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Cesarettin Ateş, Haşim Kanar ve Mahmut Makal gibi yazarlardan, köy ve köy sorunları üzerine, toprak ağaları ve ırgat sorunlarını irdeleyen roman öykü ve şiirler okuyacak, türküler dinleyecek, tiyatrolar seyredecek hatta bunların daha özgün ve zenginlerini de görebilecektik? Ne Aşık Veysel’ler, Ruhi Su’lar, Adnan Saygun’lar, İdil Biret’ler, Gürel Aykal’lar gibi üstatlar kazanacaktık? Kim bilir belki de Bach, Mozart veya Beethoven’lerimiz bile olacaktı? Neden olmasındı ki; Bırakın o da benim düşüm olsun…

Enstitülü Yazar ve Şairlerden bazı eserler:
Fakir Baykurt: Yılanların Öcü, Kaplumbağalar, Türkiye’de Köy Enstitüleri vb.
Talip Apaydın: Sarı Traktör, Ortakçılar, Yar Bükü vb.
Mahmut Makal: Bizim Köy, Bozkırdaki Kıvılcım
Mehmet Başaran: Ahlat Ağacı (şiir kitabı 1955) vb.
İsmail Hakkı Tonguç: Canlandırılacak Köy, İlköğretim Kavramı vb.

Enstitü dergi yayınlarından bazıları:
Köy Enstitüleri Dergisi –Yüksek Köy Enstitüsü (Dergi kolu) yayını
Akçadağ-Akçadağ Köy Enstitüsü yayını
İvriz- Konya İvriz Köy Enstitüsü yayını
Gayret- Ege Bölgesi Köy Öğretmenleri yayını
Demet-Göller Bölgesi Köy Öğretmenleri Derneği yayını (Dursun Kut)
Zamantı- İç Anadolu Bölgesi Köy Öğretmenleri yayını
Bekçi- Ankara (sahibi: Mehmet Emiralioğlu)
İmece-Ankara (Enstitülü öğrencilerin kurduğu İmece yayınevi yayını)
Köy ve Eğitim- Ankara (sahibi: Galip Gürler-Perihan Gürler) vb gibi yayınlar…

Köy Enstitüleri sistemi kısa sürmüş olmasına rağmen, ülkeye ve insanlarına kazanımları çok fazla olmuştur. Bunu şuradan anlayabiliriz; kapatılmış olmaları bile, topluma meyvelerini verdiklerini göstermiyor mu?..

Ama o günün yönetim ortamı ve güç koşullarda, hiç de kolay olmadığı halde, öğretmenler arasındaki iletişimi de sağlayan ve dayanışmaya geçmelerini etkileyen, mesleksel birikimlerini de hazırlayan bu dergi, gazete vb. gibi yayınlar artık niye çıkmıyor. Öğretmenler ne yapar? Böyle günlerde bir şeyler yapmayacaklar da ne zaman topluma yol gösterip onları aydınlatacaklar? Diye sorabiliriz. Öyle değil mi?

Köy Enstitülerinin mimarı İsmail H.Tonguç’a, bir ülkenin eğitiminde ve gelişiminde çığır açmasından dolayı Nobel ödülü verilmesi gerekirken, mahkemelerde yargılanıp, gözlerinin önünde kurduğu o muhteşem sistemin yıkılması, büyük bir vefasızlık örneğidir. Belki bir gün o Nobel ödülü ya Tonguç’a ya da Enstitü mezunu yazarlardan birine verilir de, içimize bir parça olsun su serpilir diye düşünüyorum?..

İnançlı ve birlik ruhuna sahip bir halkın uyanıp, algılarını açarak eğitime durması, adeta eğitilmek için çırpınışı ve de Kurtuluş mücadelesini eğitimle, bilgiyle taçlandırma hikayesidir!..

Aynı zamanda hiç yitirilmeyen bir idealin, bir tutkunun hayata geçirilişi ve sonunda da gerçek kahramanlarının ellerine teslim edilişinin destanıdır!

Naçizane… Sevginin ve Bilginin el üstünde tutulması dileklerimle…

Yararlanılan kaynaklar: Pakize TÜRKOĞLU’NUN ‘’TONGUÇ ve ENSTİTÜLERİ’’ kitabı ve Fakir BAYKURT’ UN ‘’KAPLUMBAĞALAR’’ romanı ile Sadık HİDAYET’İN ‘’HACI AGA‘’ isimli romanı. 

Murat TEKİNEŞ
16.11.2016



Paylaş | | Yorum Yaz
155 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

KOŞAN EĞİTİMDEN EMEKLEYEN EĞİTİME-4 - 27/08/2017
KOŞAN EĞİTİMDEN EMEKLEYEN EĞİTİME-4
KOŞAN EĞİTİMDEN EMEKLEYEN EĞİTİME-3 - 24/08/2017
Köyleri canlandırma işinin en büyük adımı
KOŞAN EĞİTİMDEN EMEKLEYEN EĞİTİME-2 - 19/07/2017
KOŞAN EĞİTİMDEN EMEKLEYEN EĞİTİME-2
KOŞAN EĞİTİMDEN EMEKLEYEN EĞİTİME-1 - 17/07/2017
Yarım kalan bir eğitim rüyası:
GENÇLİK AŞISI - 15/07/2017
Günaydın sana ey güzel günlerin müsebbibi! Günaydın sana ey halkımın öz damarı! Ve Günaydın yine sana büyük utkuların muştulayıcısı; günaydın övünç gözyaşım…
Galeri
4B
4B REKLAM
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam87
Toplam Ziyaret187255